Türk Edebiyatında Bir Dövüş Kulübü ya da Kürk Mantolu Madonna – Makale

Yazının başlığına bakınca “arkadaş ne saçmalıyorsun sen” diyenler olabilir. Elbette beni tanımayanlar için bu söylemlerine sonuna kadar hak veriyorum, ancak tanıyanlar için pek de şaşırtıcı bir giriş olduğunu sanmıyorum. Onlar, daha önce yazdığım “Türk Edebiyatında Bir Sin City ya da Ruhi Mücerret adlı yazıyı okudularsa en fazla “bakalım yine neler saçmalayacak” diye düşünmüş olabilirler.

Yine bir film ile bir kitap arasında benzetme yapacağım. Elbette Dövüş Kulübü (Fight Club) adlı filmin aslında bir kitaptan senaryolaştığını biliyorum, ama itiraf etmeliyim ki Chuck Palahniuk’un kitabını okumadım. O yüzden film üzerinden benzetmelerle gideceğim.

Dövüş Kulübü filminden ya da kitabından haberdar değilseniz bu yazının devamını okumanıza da gerek yok bence. Eğer kitabı okumaya ya da filmi izlemeye niyetiniz varsa bu işi yazıyı okumadan önce yapmanızı öneririm.

Vikipedi’de kısaca şöyle der Dövüş Kulübü için “Başkarakterin insomnia(uykusuzluk) hastalığı ile olan mücadelesini ele alır. Doktorunun görüşüne göre insomniadan müzdarip değil ve rahatlığı, çeşitli destek gruplarında (hasta kişiler bir araya gelip belli günlerde aralarında toplantıvari bir konuşma yapıyorlar) hasta bir kişiymiş gibi katılarak buluyor. Sonradan, Tyler Durden adında gizemli bir adamla tanışıyor ve psikoterapi amaçlı bir dövüş kulübü açıyor.

Eğer isterseniz eser hakkında az buçuk bilgiye sahip olmak adına sizi vikipedi sayfalarına yönlendirebilirim, kitap için burayı (ki bana göre kitabın Türkçe sayfası bomboş, daha fazla şey yazılabilirdi, ama sanırım benim gibi bir çok kişi kitabı okumamış, o yüzden kitap hakkında ayrıntılı bilgi için İngilizce sayfaya bir göz atın), filmi için ise burayı tıklayabilirsiniz.

Şimdi burada bir durup, Dövüş Kulübü filmine biraz ara verelim ve Kürk Mantolu Madonna’ya gidelim. Bildiğiniz üzere bu kitap Sabahattin Ali’nin eseri. Eser, ilk kez 1943 yılında Remzi Kitapevi tarafından yayımlanmış. Ancak son 4-5 yıldır kitapseverlerin gözdesi olmuş ve 1 milyonun üzerinde basılmış durumda (açıkçası nedenini bilmiyorum, ama buna kim ya da ne sebep olduysa iyi olmuş demeden edemeyeceğim).

Kitapta Raif Efendi adlı karakterin sıkıcı, bir o kadar da ruh karartıcı hikayesi anlatılıyor. Hatta o kadar sıkılıyorsunuz ki kitabı bırakmak istiyor ve “Yahu! Kim buna Türk Edebiyatı’nın ölümsüz eserlerinden birisi” demiş diyecek hale geliyorsunuz.

Anlatıcı, kitabın ilk başlarında Raif Efendi ile nasıl tanıştığını anlatıyor, önce çok kısa anlatıcıyı, ardından Raif Efendi karakterini tanıyoruz. Kitaba önsöz yazan Füsun Akatlı’nın anlatımıyla “Öğrencilik döneminin esinlemiş olabileceği bu uzun öykünün ilk çeyreğinde, yeni bir işe giren bir küçük memurun; kendini, memuriyet yaşamının küçük ve dar dünyasını ve karşılaştığı hiç de ilginç biri gibi görünmeyen bir başka küçük memuru Raif efendiyi tanıttığı neredeyse bütünden bağımsız gibi görünen bölüm yer almakta. Daha ilk satırlarda, bu anlatıcının, hiç de sık rastlanmayan özellikleriyle Türk romanının çok özgün bir karakteri olan Raif efendiyi okura: “Şimdiye kadar tesadüf ettiğim insanlardan bir tanesi benim üzerimde belki en büyük tesiri yapmıştır. Aradan aylar geçtiği halde bir türlü bu tesirden kurtulamadım. Ne zaman kendimle baş başa kalsam, Raif efendinin saf yüzü, biraz dünyadan uzak, buna rağmen bir insana tesadüf ettikleri zaman tebessüm etmek etmek isteyen bakışları gözlerimin önünde canlanıyor. Halbuki o hiç de fevkalade bir adam değildi. Hatta pek alelade, hiçbir hususiyeti olmayan, her gün etrafımızda yüzlercesini görüp de bakmadan geçtiğimiz insanlardan biriydi. Hayatının bildiğimiz ve bilmediğimiz taraflarında insana merak verecek bir cihet olmadığı muhakkaktı. Böyle kimseleri gördüğümüz zaman çok kere kendi kendimize sorarız: ‘Acaba bunlar neden yaşıyorlar? Yaşamakta ne buluyorlar? Hangi mantık, hangi hikmet bunların yeryüzünde dolaşıp nefes almalarını emrediyor?’” cümleleriyle tanıtıyor. İlk 60 sayfalık bölümde, anlatıcının kendisinin de, tamı tamına böyle biri olduğu izlenimini ediniyoruz.”

Yukarıdaki paragrafta alıntı içinde konuşma, konuşma içinde yeni bir konuşma olunca okunması zorlaşıyor, ancak kitabı biraz anlayabilmeniz için bunu yapmak zorundaydım, affola.

Kitaptaki Raif karakteri, Kürk Mantolu Madonna karakteri ile yani Maria Puder ile tanışana kadar sıradan, olağan, hatta sıkıcı diyebileceğimiz bir hayat yaşıyor. Öyle ki okurken iki kez yarım bıraktım, okumayı öteledim, arada başka kitaplar okudum, hatta neredeyse vazgeçiyordum diyebilirim.

İşte film ile kitap tam da bu noktada benzeşiyor (yani benim kafamda). Filmde yer alan Anlatıcı’nın sıkıcı hatta berbat hayat hikayesini izlerken bıkkınlık yaşıyor ve izlemekten vazgeçecek oluyorsunuz. İtiraf etmeliyim ki 1999 yılında vizyona giren filmi ilk kez izlerken yarım bırakmış, aradan yaklaşık 2 sene geçtikten sonra oyuncuları [Edward Norton (The Narrator/Anlatıcı), Brad Pitt (Tyler Durden), Helena Bonham Carter (Marla Singer)] hatırına yeniden izlemeye karar vermiş ve ilk yarıyı atlattıktan sonra filmin tadına varmıştım.

Varacağım nokta şu ki bu “*beş benzemez” hikayeler aslında anlatım tarzı olarak birbirlerine çok benziyorlar. İkisinde de giriş bölümünde anlatıcının ve yan karakterlerin yaşadıkları nedeniyle sıkıntıdan patlayacak gibi oluyor, ardından eserin büyüklüğünü bir tokat gibi yüzünüzde hissediyorsunuz. İki eser de sıkıcı bölümleri tam zamanında geçerek öyle başyapıta dönüşüyorlar ki ustaların önünde şapkanızı çıkarmayı bir borç biliyorsunuz.

Kısacası bana göre Kürk Mantolu Madonna, Türk edebiyatının Dövüş Kulübü olarak dimağımda yerini almıştır.

Sürçü lisan ettiysek affola…

Sakarpiyon

 

Hatırlatma; sosyal medyada paylaşım ibadettir!

*Beş Benzemez, bir poker deyimidir, birbirine hiç benzemeyen, değer veya renk olarak benzerlik göstermeyen, per yapmana imkan tanımayan kart dizilimi anlamında kullanılır (“iyi de be adam, per ne demek?” diye soran olursa döverim). 🙂

 

Bu iki alıntı da bonus olsun:

“Bir şey noksandı, fakat bu neydi? Evden çıktıktan sonra bir şey unuttuğunu fark ederek duraklayan, fakat unuttuğunun ne olduğunu bir türlü bulamayarak hafızasını ve ceplerini araştıran, nihayet, ümidini kesince, aklı geride, ileri gitmek istemeyen adımlarla yoluna devam eden bir insan gibi üzüntülüydüm.” – Kürk Mantolu Madonna

“Mobilya satın alırsınız. Kendinize dersiniz ki, bu hayatım boyunca ihtiyaç duyacağım son kanepe. Kanepeyi alırsınız ve sonraki birkaç yıl boyunca, hangi işiniz ters giderse gitsin, en azından kanepe sorununuzu çözmüş olduğunuzu bilirsiniz. Sonra o güzel yuvanızda kısılıp kalırsınız. Bir zamanlar sahip olduğunuz şeyler artık sizin sahibiniz olur.” – Dövüş Kulübü

Lütfen Paylaş: